Kim Yunan Dostu?

Belgelerle Gerçek Tarih

Kim Yunan Dostu

*

Kadir misiroglu yunan galip gelseydi, m. kemal atatürk venizelos afet inan

Gördüğünüz gibi M. Kemal, manevi kızı Afet Inan’ı, oluk oluk Türk kanı akıtmış olan Mehmetçik katili Venizelos’un koluna takmış…

***

Medeni Kanunu Kadir Mısıroğlu mu Isviçre’den aldı?

Ceza Kanunu’nu Kadir Mısıroğlu mu Italya’dan aldı?

Ticaret Kanunu’nu Kadir Mısıroğlu mu Almanya’dan aldı?

1000 yıllık alfabemizi atıp haçlıların kullandığı latin harflerini Kadir Mısıroğlu getirdi?

1000 yıllık Islam kanunlarını atıp bizi işgal etmeye gelen fransız gavurunun laikliğini Kadir Mısıroğlu mu dayattı?

1400 yıllık Hilafeti Kadir Mısıroğlu mu kaldırdı?

481 yıl Cami olarak hizmet veren Ayasofya’yı Kadir Mısıroğlu mu kapattı?

Din derslerini ve hacca gitmeyi Kadir Mısıroğlu mu yasakladı?

Medrese, Tekke ve dergahları Kadir Mısıroğlu mu kapattı?

Türk büyüklerinin türbelerini Kadir Mısıroğlu mu harabiyete terk etti?

Hint Müslümanlarının Hilafet için gönderdiği parayı Kadir Mısıroğlu mu amaç dışı kullandı?

Camileri Kadir Mısıroğlu mu ahıra çevirdi, o mu yıktı?

Allahu Ekber demeyi 18 yıl boyunca yasaklayan Kadir Mısıroğlu muydu?

Kur’an okumayı yasaklayanKadir…

View original post 181 kelime daha

Reklamlar

Elbette Babalar da Ağlar.!.

Elbette Babalar da Ağlar.!.
Babalar,belki vurdumduymaz,belki duyarsız,belki olaylara ilgisiz kaldığını sanırsınız ancak onlar sabır taşı gibidir iç dünyalarıyla hesaplaşırlar.

Evet;Babalar dört mevsimi yaşar bir anda türkiye gibi,hissayatları değişkendir.
Bazen bir güzel söz duyarda evladından baharı yaşar,bazen hayalinde canlandırır hep birlikteymiş gibi adeta yaz tatili,

Bazen anılarını canlandırır yalnızken hazan mevsimi misali döker yapraklarını,Bazen Kıştır sobanın sıcağı üşütür onu.

Bazen torunlarında yaşar çocukluğunu,kadame kadame adeta yeniden büyür gençliğine kadar.
Bazen evlatlarına bakar,kendini bulmak ister onlarda.
Dedimya! babalar dört mevsim yaşar bir anda Türkiye gibi.

Babalar kızarsa evlatlarına Rahmetindendir,Evlatlar kızarsa babalarına bir hayır arar elbet vardır bir nedeni..
İnsan basamak basamak çıkar hayatın merdivenlerini,Her basamak yeni bir yaşa,yeni bir yaşama başlamaktır.
Her yaşın bir güzelliği var,Yaşlılık da kendince güzeldir gözlemlemişsen hayatı,deneyim ve tecrübelerle..

Şurda bilge bir insan var danışalım deniliyorsa;Tüm yaşların hediyesi işte o gündür..
Tüm babalar bilgedir kendince hayır söyler,Ahlaklı yaşam,dosta sadakat,kötülüğe karşı iyiliği,aileye,topluma ve düşmana dahi adaleti öğütler.

Ağlamak teslimiyettir insan’i bir duygudur,adam olmanın göstergesidir.
Elbette Babalar da Ağlar;
Yapabildiklerinin yetersizliği,Yapamadıklarının çaresizliği,
Yaklaştıkca mutlu sona,”Elbette Babalarda Ağlar.”
İsmail Çıklaatlı.MUHABBETLE.

ÖMÜR-ECEL.!.

ÖMÜR-ECEL.!.
”Allah’a kulluk edin,O’ndan çekinerek kendinizi koruyun ve sözümü dinleyin!.NUH-3)
”O zaman Allah günahlarınızı bağışlar ve belirlenmiş ecelinizin sonuna kadar (1). sizi yaşatır.Allah’ın verdiği ömür bitince erteleme olmaz.Keşke bunu bilseniz!.NUH-4).
(1).Sizi balçıktan yaratan O’dur. Sonra bir ecel (a) belirlemiştir.Belirlenmiş başka bir ecel ise (ecel-i müsemma) (b) O’nun katındadır.Siz hala tartışıp duruyorsunuz.ENAM-2)
(a).Vücudun yaratılışı sırasında belirlenen son kullanma tarihi,biyolojik ömür.İnsanın vücut ölçüleri ana rahminde belirlenir.
İlgili âyetler şöyledir:”Kahrolası insan, ne kadar da nankördür! Allah onu hangi şeyden yarattı? Döllenmiş yumurtadan değil mi? Yarattı, arkasından ölçüsünü belirledi.ABESE-17-18-19)
Ana rahminde belirlenen ölçü,vücudun son kullanma tarihi olduğu için onu tıp uzmanları,tahmin edebilirler.
(b). Ecel-i müsemma, yalnız Allah’ın bildiği son yaşama tarihidir.O ecel gelince insan ölür.Bazı yanlış davranışlar o eceli müsemmayı kısaltabilir.Tevbe edip durumunu düzeltirse eceli eski seviyesine çıkar.
Bunun örneği,Yunus aleyhisselamdır.
Yunus da elçilerimizdendir.–O da bir gün yükünü tam almış bir gemiye kaçmıştı.–Kur’aya katıldı ve kaybedenlerden oldu.–Kendini suçladığı bir sırada onu o balık yutuvermişti.–Eğer o bize tam bağlılık göstermeseydi– İnsanların tekrar diriltilecekleri güne kadar (Kıyamete kadar) balığın karnında kalacaktı.–Sonra onu açık bir alana attık; hastaydı.– (O açık alanda) onun üzerini örtecek kabakgillerden bir bitki bitirmiştik–Onu yüz bin, hatta daha çok kimseye elçi göndermiştik.–Daha sonra ona inandılar.Biz de onları bir süreye kadar refah içinde yaşattık.SAFFAT-139-148)
”Her (ümmetin) toplumun bir eceli vardır.Ecelleri gelince onu ne erteleyebilirler,ne de ecelleri gelmeden onun öne alınmasını sağlayabilirler (2).ARAF-34).
(2).Ecel bir şey için belirlenen süredir.
Kuran’da gökler ve yerler için bir ecelden bahsedilirken (”Gökleri, yeri ve bu ikisinin arasında olanları başka değil;Belli bir ömrü olan gerçek varlıklar olarak yarattık.Ayetleri görmezlikten gelenler (kafirler),yapılan uyarılardan yüz çevirenlerdir.AHKAF-3)
İnsanlar için iki ecelden bahsedilir (ENAM-2) ayette(a ve b şıkları) yukarda bahsedildi.
Bunlardan birincisi kişinin vücudunun dayanma süresidir (Ecel-i tabii).Doktorlar hastalarına buna göre ömür biçebilirler.
İkincisi ise ecel-i müsemma yani Allah tarafından belirlenmiş yaşama süresidir.
Bunu Allahtan başkası bilemez. Bu süre,Kişinin vücut sağlığına bakmaz,çok sağlıklı birisi dahi ecel-i müsemması geldiği için ölebilir..
”’Sizi yaratan O’dur.O, önce topraktan,sonra nutfeden/Döllenmiş yumurtadan,sonra da alakadan/ Ana rahmine yapışan canlı olarak;Sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarır ki güçlü kuvvetli hale gelebilesiniz ve nihayet ihtiyar kişilere dönüşesiniz.Kiminiz daha önce ölür.Bunlar,belirlenmiş ecelinizi (ecel-i müsemmanızı) tamamlamanız içindir.Belki aklınızı kullanırsınız.MU’MİN-67).
İnsanın ömrü Ecel-i müsemmasını geçemez ama bunun altına inebilir.
”Senden önce de elçiler gönderdik.Onlara eşler,evlatlar vermiştik.Hiçbir elçi,Allah’ın izni olmadan bir ayet (belge,mucize) getiremez.Her çağın/dönemin bir Kitap’ı vardır.–Allah dilediğini siler;Dilediğini sabit bırakır.(Kitabın anası/anayasa) Ana Kitap O’nun yanındadır..RAD-38-39)…(Bu Allah’ın kanunudur.Ölçüsünü kendisi koymuştur).
”Allah sizi topraktan,sonra döllenmiş yumurtadan yaratmış,sonra da (ruhunuzla) eşleşmiş hale getirmiştir.O’nun bilgisi olmadan bir dişi ne gebe kalır ne de doğurur.Ömrü olanın yaşaması ve ömrünün kısalması mutlaka bir deftere kayıtlı olur.Bu Allah’a kolaydır.FATIR-11).
Bu durum,Kişinin kendini Allah yolunda feda etmesi,bir başkası tarafından öldürülmesi veya yaptığı yanlışlarla kendi ömrünü kısaltmasıyla gerçekleşir.Ecelin kısalmasıyla yeni ecel Allah katında yazılır ve kişi buna göre ölür..
”’Allah’ın onayı olmadan kimse ölemez.Ecelleri/Son yaşama tarihleri yazılıdır.Kim dünyalık isterse ona ondan veririz.Kim ahiretlik isterse ona da ondan veririz.Biz,görevini yapanları ödüllendireceğiz.ALİİMRAN-145).
Yanlış yapan kişi yanlışlarından Tevbe ederek dönerse ömrünün geri uzamasını sağlayabilir.
Örneğin;Tabii eceli 90 sene olan birinin ecel-i müsemması 80 sene ise,bu kişi en fazla 80 yaşına kadar yaşayabilir.
Aynı kişi sağlığını bozarsa,Allah da onun ömrünü kısaltır.
Eğer bu kişi sağlığına dikkat eder,tedavi görürse zamanla hastalıklardan arınacağı için ömrü ecel-i müsemmasına kadar uzayabilir ama ecel-i müsemmasını geçemez.
De ki“Kendim için,zararlı veya yararlı bir iş yapmaya gücüm yetmez;Allah’ın koyduğu kanuna uyarsam başka
(Nebimiz dahil hiç kimse,Allah’ın kanununa uymadan başarılı veya başarısız olamaz.).
Her toplumun (ümmetin) bir eceli vardır.Ne ecelleri gelince onu bir süre erteleyebilirler, ne de ecelleri gelmeden onun gelmesini sağlayamaz..YUNUS-49).
”Balığın esiri (Yunus) hayatı kendine dar etmeyeceğimizi sanarak bir gün;Kızgın bir şekilde çekip gitmişti.
(Allah’tan izin almadan görev yerini terk edip gittiği için Allah cezalandırmış,yunus balığı tarafından yutulmuştu,)
Ama daha sonra balığın karanlıkları (Balığın karnı) içinde seslenmiş:“Senden başka ilah yoktur.Senin eksiğin de yoktur;Ben yanlış yaptım”demişti.ENBİYA-87)
”Allah’a kulluk edin,O’ndan çekinerek kendinizi koruyun ve sözümü dinleyin!.”O zaman Allah günahlarınızı bağışlar ve belirlenmiş ecelinizin sonuna kadar sizi yaşatır.Allah’ın verdiği ömür bitince erteleme olmaz.Keşke bunu bilseniz!.NUH-3-4).,,,,(Süleymaniye vakfı mealinden düzenleme yapılarak alıntıdır.)…İsmail Çıklaatlı.MUHABBETLE.

Namazın Gada/kazasıyla ilgili ”Gada/kaza”Şimdiki zaman mı-Gelecek zaman mı.?.

Namazın Gada/kazasıyla ilgili ”Gada/kaza”Şimdiki zaman mı-Gelecek zaman mı.?.
Kimin emrini önceliyorsanız İlahınız o dur.!.
MİSAL:Sabah uyandınız ki güneş çıkmış sabah namazının vakti kaçmış buna rağmen siz,keraat vakti çıkmışsa yapacağınız ilk iş abdest alıp kaçan sabah namazını derhal eda etmektir,işte bu Allahın emrini öncelemek demektir.
Yok hele çay içeyim,şunuda yapayım yada işe geç kaldım patron kızar diye düşünerek Allahın emrini erteleyip nefis ve diğer varlıkların emrini önceliyorsanız işte bu (Kimin emrini önceliyorsanız İlahınız o dur demektir )…….
Kaza namazı diye bir namaz ne Kur’anda nede hadis ve sünnette aslen yoktur,
Çünkü:Kaza/kur’anda gaf ve dad harflerinin fethasıyla yazılmış ve (قَضَ)Gada olarak okunur bunun anlamı ise,Yapılmayan bir fiilin daha sonra yapılması değil,edanın karşılığı şimdi yapılandır..
‘Haydi çocuğum öğle namazını Gada/kaza et demek,Haydi içinde bulunduğun vaktin namazını vakit çıkmadan kıl/eda et demektir..
Hz-Ayşe ile ilgisi bulunan harura hadisinde bu kelimenin doğru kullanıldığını görüyoruz…
Muâze (r.anhâ) demiştir ki;
Bir kadın Âişe (r.anhâ)ya; “hayızlı kadın (namazını) kaza eder mi?” diye sordu.
Hz.Âişe:
“Yoksa sen Harûrî misin? Bilesin ki, biz Rasûlullah (s.a.) yanında (zamanında) hayız olur, (hayız günlerindeki namazları) kaza et­mez ve kaza etmekle de emrolunmazdık” karşılığını verdi….(Ebû Dâvûd-Müslim- Buhâri)
(Yani biz hayız günlerimizde namazı kılmazdık bununla birlikte Allah Rasülüde ne şimdi ki zamanda nede gelecek zamanda kılın diye emretmezdi.!.)
Ve BAKARA-200 Ayette de Hacdan bahsederek;-(kadaytum–قَضَيْتُمْ–);Hac ibadetinizi–Sen yaptın–Gada/kaza ettin yani şimdiki zamandan bahsediyor gelecek zaman değil.
NİSA-103 Ayette de Namazdan bahsederek; (قَضَيْتُمُ الصَّلاَةَ–kadaytum essalate–Namazı Gada/Kaza ettiniz,yerine getirdiniz,tamamladınız.Burada da şimdiki zaman olarak bahsedilmekte.
En doğru olan davranış namazları vakti içinde kılmak Allahın emrini öncelemek gerektir.İşte dindarlık ve takvada bununla başlayabilir.Aksi ise toplumun halinden anlaşılmakta.!.YAZIK..İsmail Çıklaatlı..MUHABBETLE.

İSMAİ’LİK SAPIK BİR DOKTRİNDİR.

İSMAİ’LİK SAPIK BİR DOKTRİNDİR.
Kurucusu, genellikle “imam” diye anılan İsmail ‘in Halife Ali’nin torunlarından olduğu 8 inci yüzyılda yaşadığı söylenir. Kimi kaynaklara göre İsmail, Oniki İmamdan Cafer Sadık’ın en büyük oğludur. İsmail şaraba düşkün olduğundan yerine Musa Kazım getirilmek istenmiş se de, buna karşı çıkılmıştır.
İsmail’in kurduğu İsmaillik siyasal bir topluluktur, kaynağı imamlık (yönetim) sorunudur, eski, çoktanrıcı inançlardan esinlenmiş, İslam inançlarına aykırı bir içerik kazanmıştır. Bu kuruluşun ilkelerini düzenleyen Abdullah bin Meymun ‘dur, mezhebin genel ilkeleri şunlardır:
İmamlık İsmail’den, sıra ile soyuna geçer, başkasının yönetimi eline alması yasaya, inanca aykırıdır.
İmamlar yanılmazdı, yaptıkları da, söyledikleri doğrudur, tartışılmaz. İmamın sözlerinden kuşkulanmak, onları tartışmak kurala aykırıdır.
İmamın tüm sözü Kur’andır, buyruğu tanrı buyruğudur.
İmam, yeryüzünde, tanrı’nın elçisidir, onun yerine geçen (tanrının yerine) yüce varlıktır (/lalifetııllah). İmam, tanrı ışığının yoğunlaştığı ulu bir varlıktır.İmama bağlanmak (özel)dindir, zamanın özüdür, mezhebin çekirdeğidir.
Tasavvufla Şiilik’i birbirine karıp karıştıran İsmaililik, İslam ülkelerinde “gizli imamlık ” adı verilen inancı geliştirmiştir., Bu inanca göre imam nesnelleşmiş, insan biçimine girmiş tanrı’dır, ona karşı çıkmak doğrudan doğruya tanrı’yı tanımamaktır, tanrıya karşı çıkmaktır.
İsmaililik’te işini, özellikle kuruluş la ilgili olanları, gizli tutmak ilk koşuldur. Yedi sayısı kutsaldır, evrende, peygamberlerde yedi aşamayı gösterir. Adem, Şit, Nuh, İbrahim, İsmail, Muhammed, Ali bu dizinin temelidir. Gökler yedi kattır, yerler yedi kattır, gezegenler yedidir. Bütün bunlar “yedi” sayısının önemini, taşıdığı gizli anlamı gösterir. İsmaillilik’e göre Muhammed son peygamber değildir, ondan sonra da peygamber gelmiştir; ancak “ben peygamberim” diye ortaya çıkmamıştır. Namaz, oruç, hac, zekat, kelime-i şahadet (tann’mn birliğine inanma) gibi beş koşul geçersizdir.
İsmaililik yanlıları, Peygamber’in kızı Fatıma’nın soyundan geldiklerini ileri sürerek, Mısır’ da Fatimiler Devleti’ni kurdular. Kimi kaynaklar, Fatimi Devletini kuranların İranlı olduklarını, İsmaililik’in ikinci kurucusu sayılan Abdullah’ın soyundan geldiklerini bildirir.
İsmaililik’te kurtuluşa girmek için gizli tutulan, belli aşamalar vardır. Birinci aşama, kuruluşa girmek için istekli olanın uyarılması, kendisine giriş yolunun öğretilmesi; ikinci ‘si İslam dininin geçersizliği, Muhammed’in son peygamber olmadığı, üçüncüsü ağzını tutmak, kuruluşun gizemlerini kimseye söylememek, dördüncüsü istekliye yedi imamdan sonra yedi peygamberin bulunduğunu (yukarda adı geçen/er), beşincisi de olayların önemli olmadığını öğretmektir.Bu arada Kur’an okutulup öğretilir. Altıncı aşama İslam dininin koşullarının gereksizliği, yedinci aşamada İsmaililik’i özü anlatılır, bütün peygamberi ortaya çıkaranın Ali olduğu söylenirdi.
Bu mezhepte, çağrıcı (dai) denen görevliler vardır, bunlar; Anadolu, İran, Hindistan, Türkistan gibi birbirinden uzak ülkelere yayılmış, kuruluşun genişlemesine çalışmışlardır. Bunların en ünlüleri, Eba Hatım, Ahmed Nefesi, Ebu Yakub Siczi, Ahmed bin Keyyal bg. kimselerdir.İsmaililik, daha sonra Hasan Sabbah’ın kurduğu Batinilik’le Karamita adlı topluluğu etkilemiştir.
İsmailik’in Meymuilik (Meymuiye),Muhammedilik (Muhammediye),Tahrimilik (Tahrimiye) gibi kolları vardır. Hindistan İsmailililerinin en ünlü başkanı Ağa Han ‘ dı, onun ölümünden sonra yerine sırayla oğulları geçmiştir.Günümüzde Ağa Han’ın anısına verilen başta Mimarlık olmak üzere birçok dalda ödül verilmektedir.

DEVLET BAŞKANININ BELİRLENMESİ

İSMAİL ÇIKLAATLI·8 KASIM 2018
İSLAM HUKUKUNDA
DEVLET BAŞKANININ BELİRLENMESİ.(Makale)
Bir devletin şeklini belirleyen en önemli unsur devlet başkanlığına geliş şeklidir. İslam hukukunda insanların bir devlet kurmaları zaruri görülmekle birlikte bu devletin şeklinin ne olduğu veya olması gerektiği açık olarak ortaya konmuş değildir. Gerçekten Kitap ve Sünnette devlet başkanı ile ilgili genel prensipler dışında bir hüküm bulunmadığı bilinmektedir. Bu durumda ilahi iradenin devlet başkanlığına nasıl gelineceğini zamana ve zemine terk etmiş olduğu söylenebilir. İslam hukukçuları, özellikle raşit halifelerin uygulamalarını esas alarak bu hususta belirli prensipler ortaya koymaya çalışmışlardır. Gerçekten Hz. Peygamberden sonra devlet başkanı olan raşit halifelerin sahabe olmaları ve sahabe döneminde görev yapmaları onların davranışlarının İslam hukuku açısından delil olarak kabul edilmesine neden olmuştur[1]. Buna bağlı olarak da o devirdeki hukukçuların hiçbirisinin bu usullere itiraz etmemesi raşit halifeler devri uygulamalarının icma ile de kabul edildiğini göstermektedir[2]. Bununla birlikte mezhepler arasında ve mezhepler içerisinde ayrıntılarda farklı fikirler ileri sürülmüştür.
Sünnî hukukçuların çoğunluğuna göre Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali seçimle, Hz. Ömer ve Osman da istihlaf ile seçildikleri için bu dönemde seçim ve istihlaf olmak üzere iki yöntem ortaya çıkmıştır[3]. Daha sonraki dönemde istila, yani hilafeti zorla ele geçirme ve saltanat ile de iktidara gelinmesi, hukukçuların bu yöntemlerin meşruiyeti hususunda farklı fikirler ileri sürmelerine neden olmuştur[4].
İmamiyye Şiasına göre İmam, nasla tayin edilir[5]. İmamet peygamberlik gibi dinen gereklidir. İmam, yeryüzünde Allah’ın ve peygamberinin vekilidir. Vekil, ancak müvekkilin belirlemesiyle ortaya çıkar. Ayrıca imam, masumdur ve bir masumu ancak başka bir masum belirleyebilir[6]. Hz. Peygamber, Veda Haccından dönerken Gadiru Hum’da “ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır”[7] buyurmuştur. Keza Hz. Ali’yi Medine’de bırakmak istemiş fakat Ali sefere katılmak isteyince “Benim seni Musa’nın, yerine bıraktığı Harun mertebesinde görmeme razı değil misin”[8] demiştir. Aynı şekilde “Sizin en çok hükmetmeye layık olanınız Ali’dir”[9] şeklindeki hadisleri ve “Allah’a, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz”[10] ayetindeki sizden olan emir sahibinden maksat da Ali’dir. Sonuçta Hz. Peygamber Ali’yi imam tayin etmiş o da kendisinden sonraki imamı belirlemiş böylece imamlar zinciri oluşmuştur[11]. Şia içerisindeki mezheplerin kabul ettikleri masum imamlar farklı olmakla birlikte, günümüzde şia denince akla gelen İmamiyye şîası bu silsile ile 12 imamın geldiğini kabul etmektedir[12].
İmamiyye’ye göre Ali soyundan başka birisinin imam olması durumunda takiyye ve zulüm olur[13]. Hz. Ali ve ondan sonra gelen imamlar, Hz. Peygamberin bütün vasıflarına vekildirler. Hz. Peygamber tarafından Ali’ye bir sır verilmiş o da kendisinden sonraki imama, o imam da kendisinden sonrakine söylemiş, böylece bu sır, imamlar silsilesi ile devam etmiştir[14]. Bunlara göre imamlar, normal insanlardan üstündür. İmamlar, yanılmaz bir hikmet ile insanları idare ederler[15].
İmamiyyenin bu gerekçeleri Sünni hukukçular tarafından red edilmiş ve konuyla ilgili rivayetlerde Ali’nin övüldüğü kesin olmakla birlikte Hz. Peygamber’in benzer ifadelerle birçok sahabeyi övdüğünü ve çeşitli görevler verdiğini, dolayısıyla bunların Ali’nin imam olarak atandığına delil olmayacağını, haklı olarak belirtmişlerdir[16].
Diğer taraftan Haricîlere göre ise devlet başkanı seçimle işbaşına gelmelidir[17]. Keza Zeydiyye şiası göre de devlet başkanı seçimle belirlenmelidir. Bir şartla ki, halife adayı mutlaka ehl-i beytten yani peygamber soyundan olmalıdır[18]. Ehli beytten kimin halife olacağına ise, ileri gelen kişiler karar verir. Halife olacak kişinin âlim, zâhid, cömert, cesur ve halkı imamlığını kabule davet etmiş olması şarttır[19].
Bu durumda genel olarak İslam hukuku doktrin ve uygulamasında seçim, istihlaf, istila, saltanat ve nas olmak üzere toplam beş yöntemle iktidara gelindiği anlaşılmaktadır. Biz burada devlet başkanlığına gelişi sünni uygulama doğrultusunda ele aldığımızdan seçim, istihlaf, istila ve saltanat olmak üzere dört usul üzerinde durmamız gerekecektir. Bunlardan istihlafı biz ayrı yöntem yerine devlet başkanının aday göstermesi olarak nitelendirdiğimizden geriye üç ana başlık kalmaktadır.
II- SEÇİM
Genel olarak Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ali’nin seçimle Hz. Ömer ve Osman’ın ise istihlafla iktidara geldiği kabul edilmektedir[20]. Ne var ki konuya yakından baktığımızda aslında dört halifenin de seçimle iktidara geldiklerini söyleyebiliriz[21]. Şöyle ki,
A- Adaylık
Raşit halifelerden hiç birisi hilafete aday olmamıştır. Her ne kadar hukuki açıdan buna bir engel yok ise de İslam’da en azından etik olarak “vazife istenmez, verilir”[22]anlayışı olduğundan böyle bir davranış sergilemedikleri söylenebilir. Ayrıca özellikle kul hakkı ve ahiret sorumluluğu anlayışının da bu hususta etkili olduğunu tahmin etmek zor değildir. Sonuçta Raşit halifeler uygulamasında halifeler ya bir veya birkaç kişi ya da mevcut halife tarafından aday gösterilmişlerdir.
1) Bir Kişi Ya da Birkaç Kişi Tarafından Aday Gösterilme
Bilindiği üzere Sakife çardağındaki tartışmalardan sonra Hz. Ömer Ebu Bekir’e “ver elini biat edeyim” demiş ve ertesi gün de halk mescitte Hz. Ebu Bekir’e biat etmişlerdir[23]. Hz. Ömer ile Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın burada yaptıkları biat, seçim değil, bir önseçimdir[24]. Aynı toplantıda Sa’d b. Ubade ensar tarafından hilafete aday gösterilmiştir[25]. Keza Hz. Abbas da Hz. Ali’yi aday göstermek istemiş fakat Hz. Ali bunu kabul etmemiştir[26]. Nitekim Haşimoğulları ve ensarın bir kısmı da başlangıçta Ebu Bekir’e biat etmeyerek Hz. Ali’nin halife olmasını arzulamışlardır[27]. Hz. Ali, kendisine biat etmek isteyen topluluğa “Şura ehli ve Bedir ehli vardır. Onlar kime razı iseler o halife olur” [28] şeklinde cevap vererek aday gösterme hakkının şura ehli ve Bedir Savaşına katılan ashabın hakkı olduğunu bildirmiştir. Bu kimseler razı olunca da Hz. Ali halkın biatı ile halife olmuştur[29].
2) Devlet Başkanı Tarafından Aday Gösterilme(İstihlaf)
a) Genel Olarak
İstihlaf, lügatte “halife kılmak”, manasına gelen bir kelime olup hukukta, halifenin, hilafet şartlarını taşıyan bir kimseyi kendisinden sonra halife olmak üzere aday göstermesi demektir[30]. Hz. Peygamberden yerine bir kişiyi aday göstermesi istenmiş fakat o bu teklifi reddetmiştir. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ı aday gösterdiği de iddia edilmiştir[31]. Özellikle Hz. Peygamber’in hastalığı sırasında namaz için Hz. Ebu Bekir’i görevlendirmesi zımnî bir istihlaf olarak değerlendirilmiştir[32]. Şiiler tarafından da yerine Hz. Ali’yi atadığı ileri sürülmüştür[33].
Bütün bu iddialara rağmen genel kanaat Hz. Peygamber’in açıkça yerine kimseyi bırakmadığı şeklindedir. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer’i istihlaf etmiştir[34]. Nitekim Hz. Ömer’in yaralandığında öleceğinin anlaşılması üzerine kendi yerine birini bırakmasını istediklerinde “Eğer yerime bir kimseyi bırakırsam benden daha hayırlı bir kimsenin (Hz. Ebu Bekir’i kastediyor) tatbikatına uymuş olurum, şayet yerime kimseyi bırakmazsam yine benden hayırlı bir kimsenin (Hz. Peygamber’i kastediyor) sünnetine uymuş olurum”[35] demekle bu hususu net olarak ortaya koymuştur. Bununla birlikte hayatta olsalardı Huzeyfe’nin azadlısı Salim’i veya Ubeyde b. Cerrah’ı istihlaf edebileceğini de belirtmiştir[36]. Bu, onun mevcut kimseler arasında net bir karar veremediğini de göstermektedir. Nitekim Hz. Ömer, bir kişiyi değil, birden fazla kişiyi kendi aralarından birini seçmek üzere istihlaf etmiştir[37]. Sonuç olarak ilk iki halife tarafından başvurulan bu yola o devirde itiraz edilmediğinden meşruiyeti icma ile de sabit olmuştur[38].
b) İstihlafın Hukuki Niteliği
Klasik İslam hukuku eserlerinde istihlaf, seçimden ayrı bir yöntem olarak kabul edilmiştir[39]. Bununla birlikte istihlafın hukuki sonucu hususunda farklı fikirler ileri sürmüşlerdir. Maverdiye göre istihlaf işbaşındaki halifenin yerine geçecek halifeyi belirlemesi yani atamadır. Ancak bu atama işleminin işlerlik kazanabilmesi için belirlenen kişinin halifenin akrabası olmaması ve daha sonra kendisine biat edilmesi lazımdır[40].
Ferra’ya göre ise, istihlaf bir atama işlemi değildir. İstihlaf edilen kimsenin halife olabilmesi için seçmenlerin biat etmesi gerekir[41]. Son dönem hukukçulardan Udeh ve Senhuri’ye göre istihlaf, bir aday belirlemedir[42]. Aydın’a göre istihlafta halife daima bir kişiyi belirlemektedir. Aday göstermede ise, birden fazla kişinin adaylığı söz konusu olabilir. Önseçimde halife, bir kişiyi işaret etmekte ve seçmenlerin onayına sunmaktadır. Bu sebeple istihlaf, aday gösterme olmayıp, bir önseçimdir[43].
Bize göre Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer’i aday göstermiştir. Öleceğinin anlaşılması üzerine Müslümanlar Hz. Ebu Bekir’e gidip kendi yerine birisini bırakmasını talep etmişler o da kendisin seçimindeki kargaşaya düşülmesini önlemek amacı ile Hz. Ömer’i aday göstermiş[44]. Hz. Ömer’den aynı şey talep edildiğinde o da aday adaylarını altı kişiye indirgeyerek aralarından birisini seçmelerini onlara bırakmıştır[45]. Başka bir ifade ile Hz. Ömer önseçim yapmış şura ehli de Hz. Osman’ı aday göstermiştir.
B- Seçmenler (Ehlü’l-hal’ ve’l-akd)
Devlet başkanını seçmek ve gerektiğinde hal’ etme yetkileri de olan seçmenlere İslam hukukunda ehlü’l-hal’ ve’l-akd veya ehlü’l-ihtiyar denmektedir. Ancak bunların kimlerden oluştuğu hususunda çok net bilgilere sahip değiliz. Raşit halifeler döneminde kadın erkek ayrımı olmaksızın Medineliler seçime katılmışlardır[46]. Nitekim Medine dışındakilerin biatını almadan hilafeti kabul ettiği için oğlu Hz. Hasan tarafından tenkit edilen Hz. Ali, bunun sadece Medinelilerin hakkı olduğunu belirtmiştir[47]. Ancak bu uygulamanın hukuki bir imtiyaz teşkil etmediğini, o devir şartlarında makul karşılanması gereken bir usul olduğunu gözden uzak tutmamak gerekir. Halifenin öldüğünden ilk önce onların haberdar olması, halife olabilecek kişilerin orada olması ve Medine dışındakilerin seçime katılmaları beklenirse başka sıkıntıların ortaya çıkacağı için öncelikle Medinelilerin sonra da diğer beldelerin biatı alınmıştır[48].
Raşit halifeler döneminde sayıları belli olmamakla birlikte ashabın ileri gelenlerinin ehlü’l-hal’ ve’l-akd olduğu bilinmektedir. Nitekim Hz. Ali’nin sözünü ettiği şûrâ ehli ve bedir savaşına katılanlar, ehlü’l-hal’ ve’l-akd veya ehlü’l-ihtiyar oldukları anlaşılmaktadır. Daha sonraki dönemlerde bu kişilerin kimlerden oluştuğu, nitelikleri ve sayıları tartışılmıştır. Kasımi, bu kişilerin müçtehitlerden[49], Dehlevi ise müçtehitler ile ordu kumandanları ve halkın ileri gelenlerinden oluştuğunu ileri sürmüşlerdir[50]. Maverdi ve Ferra bunların adalet, ilim, rey ve tedbir gibi vasıfları haiz olmaları gerektiğini belirtmekle yetinmişlerdir[51]. Adalet, kişinin inanç ve amellerinde eksiklik olmaması anlamındadır[52]. İlim, rey ve tedbir ise, devlet yönetimi konusunda belirli bir bilgi ve tecrübe sahibi olmak demektir[53]. Reşit Rıza ve Senhuri, bütün seçmenlerin müçtehit olmasını gerekli görmeyip içlerinden birisinin müçtehit olmasının yeterli olduğu kanaatindedirler[54].
Maverdi ve Ferra tarafından ileri sürülen bu üç şartın halkın çoğunluğunda aynı anda bulunması söz konusu olamaz. Bu nedenle Senhuri, haklı olarak, otuz yıl gibi kısa süren bir seçim tecrübesinden ve sahabe gibi seçkin kimselerin bulunduğu bir toplum esas alınarak bu şartların belirlendiğini, dolayısıyla söz konusu yazarların ifadelerinden iki turlu bir seçimi anlamak gerektiğini, önce halkın yukarıdaki şartları taşıyan ehlü’l-hal’ ve’l-akdi, sonra da onların halifeyi seçmelerinin uygun olacağını belirtmiştir[55].
Belirtmek gerekir ki, o günün şartlarında hiçbir devlet tecrübesi olmayan bir toplulukta ve etraftaki hiçbir devlette demokrasi veya seçim kavramlarının bilinmediği bir dönemde yapılan işlemleri anlamlı karşılamak gerekir. Bu sebeple o döneme bakarak bilinen şekli ile bir seçim ve seçmen profili çizilemez. Ancak buradan İslam hukukunun asli kaynaklarının yanında raşit halifeler dönemindeki uygulamanın da demokratik usullere açık olduğu sonucu çıkarılabilir. Sonuç olarak herhangi bir yöntem önermek yerine maslahat neyi gerektiriyorsa o şekilde yapılacak seçimle devlet başkanı seçmekte İslam hukuku açısından herhangi bir sakınca olmadığı söylenebilir.
C- Gerekli Oy Miktarı
Seçimle ilgili olarak üzerinde durulması gereken bir diğer konu da başkan seçilmek için gerekli oy miktarıdır. Bu husustaki görüşler seçmen olarak sadece seçici meclis nazara alınarak ileri sürülmüştür. Eş’ariler ve Hasan Basri bir kişinin seçmen olarak seçime katılmasını yeterli görmüşlerdir[56]. Ancak bir kişinin biatının geçerli olabilmesi için, bunun herkes tarafından güvenilen bir kişi ve inkârı mümkün olmayacak bir topluluk önünde olması gerekir[57].
Biatı, nikâha benzeterek en az iki kişinin biatının gerekli olduğunu ileri süren Sünni hukukçular da vardır[58]. Harici[59] ve Zediyye şiasına göre de İmam olabilmek için Müslümanların ileri gelenlerinden iki kişinin biat etmesi yeterlidir[60]. Diğer taraftan Hz. Osman’ın seçiminde halife hariç beş kişinin bulunması gerekçe gösterilerek en az beş kişi, seçici meclisin çoğunluğu[61] veya İslâm toplumunun çoğunluğunun seçime katılmasının gerekli olduğu da savunulmuştur[62]. Bunun yanında seçici meclisin oybirliğinin gerektiği kanaatinde olanlar da vardır[63].
Diğer taraftan Mürcii, Kerrâmî ve Mutezilî hukukçular ise, halife seçimi için bütün İslâm toplumunun oybirliğinin gerekli olduğunu belirtmişlerdir[64]. Bu hususun da fiilen mümkün olamayacağı ortadadır. Çünkü böylesine sosyal ve herkesi ilgilendiren bir konuda oybirliği (icma) mümkün değildir.
D- Seçimin Şekli (Biat)
Hz. Peygambere yapılan biatleri Müslüman olduğuna şahit koşma, onun peygamberliğine ve dine bağlılık şeklinde anlamak gerekir[65]. Biat, kelime olarak karşılıklı anlaşmak ve akit yapmak demektir[66]. Hukuki kavram olarak ise seçmen olma niteliğine sahip bir kimsenin, devlet başkanına, hoşuna gitse de, gitmese de meşrû her emrine itaat edeceğine söz vermesidir[67]. Ehlü’l-hal ve’l-akd ile merkezde bulunan kimselerin yaptığına seçim biati denilse de belirli bir süre geçtikten sonra ve diğer beldelerden yapılan biatlere bağlılık biati demek daha doğru olur. Çünkü seçim yapılmış hilafet görevi başlamıştır. Bunun için belirli bir süre olmamakla birlikte makul bir sürede yapılanları seçim diğerlerini bağlılık biati şeklinde değerlendirmek gerekir. Söz gelimi Hz. Ebu Bekir için sakife çardağı ile ertesi gün mescitte yapılan biate seçim ondan sonra yapılanlara ise bağlılık biati demek doğru olacaktır.
Hz. Peygamber ve raşit halifeler devrinde adayın sağ elini seçmenler de sağ elleri ile tutarak biat ederlerdi[68]. Daha sonraki dönemlerde adayın elini tutma âdetinden vazgeçilmiş ve yer veya el-etek öpme şekline dönüşmüştür[69]. Yine ilk dönemlerde mektupla biat edenler de olmuştur. Nitekim Abdullah b. Dinar şöyle söylemiştir: “İnsanlar Abdulmelik’in Halife olmasına razı olduklarında İbn Ömer’in mektubunda şöyle yazdığını gördüm: Ben Emiru’l mü’minin Abdullah Abdulmelik’e Allah’ın ve Rasulullah’ın Sünneti üzere gücüm yettiğince sözünü dinleyip itaat etmeyi kabul ediyorum”[70].
İslam kamu hukuku ilk dönem müelliflerinden Ferra, biat esnasında “sana rıza ile adalet ve nısfeti gerçekleştirmek ve hilafet görevlerini yerine getirmek üzeri biat ettik” veya “benim işime ve Müslümanlarla ilgili hususlara bakmayı sana havale ettim. Bu gibi şeylerde kesinlikle seninle çekişmeyeceğim, hoşlanmasam dahi emirlerine itaat edeceğim” şeklinde ifadelerin kullanıldığını ifade etmektedir[71]. Son dönem müelliflerinden Ahmed Sıddık ise, ehl-i hal’ ve’l-akdin biati olarak nitelendirdiği biati hassa da “Ey imam! Sen Allah’ın Kitabı ve Resulünün sünneti üzerine dosdoğru gittiğin sürece sana itaat ve yardım edeceğimize dair söz verir, biat ederiz. Allah bu dediğimize şahittir” dendiğini, biat-ı amme denen halkın biatinde ise, “Ben biat eden kişi olarak Allah’a, Resulüne ve Müslümanlar topluluğuna bağlılığımı bildiririm. Müslümanların imamı olarak sana biat eder Allah’ın Kitabı ve Resulünün sünneti ile emrettiğin sürece sana itaat ve yardım edeceğime dair söz veririm. Allah bu dediğime şahittir” şeklinde olduğunu daha doğrusu olması gerektiğini belirtmektedir[72]. Bunun karşılığında halife de şer’î hükümlere uygun olarak devleti yöneteceğine söz verirdi[73]. Biati kendi içerisinde seçim ve bağlılık biati olmak üzere ikiye ayırmak gerekir. Seçim biati, halifelerin seçilirken aldıkları biattir. Bağlılık biati ise, görev esnasında itaat edileceğine ilişkin alınan söz vermedir. Sonuncusu bir çeşit güvenoyu olarak değerlendirilebilir. Zaman zaman İslâm tarihinde halife ile münakaşa etmeyeceğine dair biat edenler olmuştur[74]. Ayrıca sadece erkeklerden değil, kadınlardan[75] hatta belirli yaştaki (14) çocuklardan da biat alınmıştır[76].
Biat yönetenle yönetilen arasında yapılan bir sosyal sözleşme olarak nitelendirildiği gibi[77], peygamber veya halifenin şahsına değil, onlar vasıtası ile Allah’a söz verme olarak da değerlendirilmiştir[78]. Bazen biat alınırken yemin ettirildiği de olmuştur. Buna eymanü’l-biat denirdi. Özellikle bu çeşit biatlerde iradeyi fesada uğratan hallere şahit olunurdu. Bu sebeple, biatin geçerli olabilmesi için satım akdinde olduğu gibi, iradeyi fesada uğratan hata, hile ve ikrahın bulunmaması gerekir[79].
III. İSTİLA
A- Genel Olarak
İstila, devlet başkanlığının zor kullanılarak ele geçirilmesidir[80]. İslam hukukçuları hilafete seçim ve istihlaf ile gelinebileceği hususunda hemfikir olmakla birlikte istila ile hilafete gelinebileceği hususunda farklı fikirler ileri sürmüşlerdir. Bir kısım İslam hukukçusu istila ile de hilafete gelinebileceğini kabul ile İslâm’da halife olma yollarını üçe çıkarmışlardır[81]. Esasen bu fikir sahiplerinin de bu yöntemi doğrudan İslâm’a uygun olduğu için değil, İslâm tarihinde görülen bir zaruretin sonucu olarak kabullendikleri söylenebilir. Nitekim İbn Teymiye, yönetimi zorla ele geçiren kimseyi, kendisine itaat edilen Saltanat sahibi bir Sultan olarak nitelendirmektedir[82]. Zor kullanma fiilen yani savaş yolu ile olabileceği gibi tehdit, halkı sindirme ve siyasî hilelerle de olabilir. Bunun şüphesiz klasik misali Muaviye’nin iktidara geliş şeklidir[83].
B- İstilanın Başlangıcı
Muaviye’nin hilafete aday olduğunu ne zaman açıkladığı hususu henüz kesin olarak bilinememektedir. Tarihçilerin bir kısmı, Hz. Osman’ın ölümü (H. 37), diğer bir kısmı, Hz. Ali’nin ölümü (H. 40) ile Muaviye’nin halifeliğini ilan ettiğini ileri sürmüşlerdir[84]. Adaylığını ne zaman ilan ederse etsin, Hz. Hasan’ın altı aylık hilafetinden sonra devlet başkanlığına geldiği kesindir.
Muaviye, siyasi, askeri ve edebî bütün yeteneklerini kullanarak hilafeti saltanata dönüştürmeyi başarmıştır. Nitekim kendisi halka yaptığı bir konuşmasında “Ben sizin başınıza, buna sevinmediğiniz halde geçmiş bulunuyorum. Bu konuda içinizden geçirdiklerinizi biliyorum. Fakat ben sizin başınıza şu kılıcımla aniden geçtim. Hukukunuza tamamıyla riayet etmediğimi düşünüyorsanız, hiç değilse bir kısmına razı olun”[85] demekle bu durumu açıkça itiraf etmektedir. Bilindiği üzere, o tarihe kadar ilk halifelerin her birinin hilafeti, Müslümanlar tarafından açığa vurulan hür bir iradenin sonunda gerçekleşen seçimle olmuştur[86]. Muaviye seçim yerine istila ile hilafeti ele geçirerek İslâm tarihinde bir ilki gerçekleştirmiştir. Aslında Muaviye’nin hilafeti ele geçirme niyetinin olduğu, Hz. Ali’ye itaat etmeyişinden anlaşılmıştır. Nitekim Hz. Ali, hilafetinin ilk günlerinde Irak halkına bunu bir mektupla bildirmiştir[87].
Muaviye’nin özellikle Hz. Hasan’ın ferağatından sonra halkın biatını aldığı, dolayısıyla da hilafeti zorla ele geçirmediği düşünülebilir. Ancak unutmamak gerekir ki, bu ferağat da şarta bağlıdır[88]. Gerçekten Hz. Hasan, Muaviye’den sonra kendisinin halife olması, borçlarının Muaviye tarafından ödenmesi ve babasının dönemindeki olaylardan Medine, Hicaz ve Iraklıların sorumlu olmaması şartlarını ileri sürerek hilafetten ferağat etmiştir[89]. Hz. Hasan vefat edince de şartların yerine getirilmesi söz konusu olmamıştır. Sonuç olarak Muaviye Hz. Hasan’ın fetağatına kadar bâğî statüsünde idi. Ancak ondan sonra çoğunluğun biatını aldığı için meşru halife olmuştur.
C- Zor Kullanarak İktidara Gelene Karşı Takınılması Gereken Tavır
İslâm hukukçuları, istilanın meşruiyeti hususunda farklı fikirler ileri sürmüşlerdir. İstilayı meşru kabul etmeyen Hariciler ile Zeydiyye şiasına göre, böyle bir devlet başkanına itaat edilmez[90]. Sünnî hukukçular ise, bu hususta farklı fikirler ileri sürmüşlerdir. Sünnî hukukçuların çoğunluğunun görüşü, istila ile halife olan kimse, eğer hilafet şartlarını taşıyorsa kendisine halife deneceği ve itaat edileceği doğrultusundadır. Hilafet şartlarını taşıyıp taşımadığına kim karar verecek veya nasıl anlaşılacaktır? İmam Malik’e göre, Mekke ve Medine (Harameyn) ehlinin biatı o kişiye itaat için yeterlidir. Çünkü başlangıçta biat şart olmayıp, sonradan rıza göstermek de yeterlidir. Ancak zorbalıkla gelen kişinin Ömer b. Abdülaziz gibi adil olması şarttır. İmam Şafii’ye göre, insanların rızası, adalet ve Kureyş kabilesinden olma şartı ile böyle bir kişinin hilafetine itaat etmek gerekir[91]. Ahmed b. Hanbel ise, iktidara gelen kişiye itaat etmek gerektiği görüşündedir ve “biz galip gelenle beraberiz” demektedir[92]. Ebu Hanife’nin de adil olsun olmasın şer’i hükümlere aykırı bir şey emretmediği sürece böyle bir halifeye itaat edilmesi gerektiği görüşünde olduğu bilinmektedir[93].
Bütün bu görüşlerde, sonradan gösterilen rızanın geçerli olabilmesi için, önceden seçilmiş meşru bir halifenin bulunmaması ve seçim için fırsat bulunamamış olması lazımdır. Çünkü önceden seçilmiş meşru bir halife var ise, sonraki hareket isyan olarak değerlendirilir. Seçim için fırsat bulunamaması ise, önceki halifenin savaşta ölmesi veya başka şekilde öldürülüp de fitne çıkmış olması gibi durumlardır[94].
Bu durumda istila ile iktidara gelen kişi hilafet şartlarını taşıyor ve kendisine de biat edilmiş ise artık onun meşruiyeti sorgulanmaz. Buna mukabil eğer hilafet şartlarını taşımıyorsa ortada fiilî bir durum (de facto) vardır. Sünnî hukukçuları böyle bir yoruma sevk eden birçok sebep gösterilebilir. Bunların başında şüphesiz ilk dönem yazarlarının içerisinde bulundukları durumdur. Maverdi, böyle bir yöntemin örfe aykırı olmasına rağmen, dini hükümlerin yerine getirilmesi, devlet işlerinin askıda kalmaması, başka yanlışlıkların yapılmaması için ve bunun (zarureten) normal karşılanması gerektiğini belirtir[95].
İkinci olarak, özellikle kamuyu ilgilendiren hususlarda temkinli davranılması gerektiği, aksi hareketlerin sonradan telafisi mümkün olmayan zararlar doğurabileceği söylenebilir. Bu sebeple sünnîlerin tavrı kamuyu ilgilendiren konularda mümkün olduğu kadar temkinlidir. İktidarı bu şekilde ele geçiren kimsenin kendisine karşı yapılan başkaldırıya (hurûc) teslim olma ihtimali çok zayıftır. Dolayısıyla Müslümanları birbirleri ile savaştırmak yerine[96] daha az zarara razı olmak aklın ve hukukun gereğidir[97]. Ayrıca İslâm’ın iktidara geliş ile değil, kişilerin iktidarda yaptıkları ile daha çok ilgilendiği de bir vakıadır[98]. Bu sebeple istila ile iktidara gelen kişi adalete uygun davranırsa meşru, aksi takdirde gayrı meşru kabul edilir[99].
IV. SALTANAT
Saltanat, irsî olarak devlet başkanlığına gelinen devlet şeklidir. Bu irsîlik, babadan oğula veya kardeşe geçebileceği gibi oğullar ve/veya kardeşlerden liyakate göre biri, ailenin en büyüğü veya mevcut sultan tarafından veliaht tayini şeklinde gerçekleşebilir. Raşit halifelerden sonra istila ile hilafeti ele geçiren Muaviye, aynı zamanda veliahtlığı da başlatarak hilafeti saltanata dönüştürmüştür[100]. Muaviye, valiler aracılığı ile bir kamuoyu yoklaması yaptırdıktan sonra çoğunluğun aksi kanaatine rağmen oğlu Yezid’i veliaht yapmıştır[101]. Daha sonra da valilerin gönderdiği heyetlerin ve ardından da vilayetleri dolaşarak halkın Yezid’e biatını almıştır[102]. Böylece hilafet, saltanata dönüşmüştür[103]. Ondan sonra da gerek veliahtlık gerekse aile içerisinden liyakate göre seçim veya ailenin en büyük erkek evladı şeklinde saltanat devam etmiştir. İslam hukukçuları zuhurata tabi olarak gelişen bu durumun meşruiyeti hususunda farklı fikirler ileri sürmüşlerdir.
A- Saltanat Meşru Değildir
İslam hukukçularının bir kısmına göre, saltanat usulü İslâm hukukuna uygun değildir[104]. Zira her şeyden önce veliaht tayini, hâkimliğe veya şahitliğe benzer. Bu kişilerin birbirlerine hâkimliği veya şahitliği kabul edilmediği gibi birbirlerini veliaht tayin etmeleri de doğru olmaz[105]. Ayrıca raşit halifelerden hiç birisi, oğlunu veya babasını hatta yakınlarını veliaht yapmamıştır. Hatta Hz. Ömer, oğlunu veliaht yapmasını önerenlerin teklifini “bir evden bir kurban yeter” gerekçesi ile geri çevirmiştir[106]. Bununla birlikte seçici meclise oğlunun halife seçilmemesi şartı ile girmesine razı olmuştur[107]. Diğer taraftan Hz. Ali’ye “Bize halife seç!” dediklerinde O da “hayır sizi Allah Rasülünün bıraktığı gibi bırakıyorum. Allah sizi Rasülünün ölümünden sonra birleştirdiği gibi birleştirir” demiştir. Daha sonra “senden sonra oğlun Hasan’a biat edelim mi”, şeklindeki bir soruya ise “size ne emrederim ne de yasaklarım” şeklinde cevap vermiştir[108].
Bu görüş sahiplerine göre, saltanata gelen kimseler içerisinde gerçekten hilafet şartlarını taşıyan ve (Ömer b. Abdülaziz gibi) adil bir yönetim sergileyenler olmuştur. Ancak bunlar genel kuralı değiştirmez[109]. Zira Emevî, Abbasî halifeleri ile Osmanlı padişahlarının yaptıkları ortadadır[110]. Elhasıl devlet başkanlığının bir hanedanın hakkı olduğu söylenemez[111].
Diğer taraftan Kalkaşandi, baba ile oğulu ayırarak devlet başkanının oğlunu veliaht yapamayacağını ama babasını veliaht yapabileceğini ileri sürerek tarihe, aykırı bir not düşmüştür. Ona göre, insan yaratılışı gereği çocuğuna babasından daha meyillidir. Gerçekten kişi babası için değil, oğlu için mal kazanır. Bu nedenle oğlunu veliaht yaparken tarafsız olamaz, ama babasını yaparken tarafsız olabilir[112].
B- Saltanat Meşrudur
İslam hukukçularının bir kısmı ise hilafetin yanında saltanatı da İslam’a uygun bulmuşlardır. Bu görüş sahiplerinden Maverdi ve Ferra’ya göre halife milletin vekilidir. Makamının getirdiği sorumluluk, soyuna karşı olan sorumluluğundan üstündür. Ancak veliahtın, halifenin taşıması gerekli şartları haiz olması ve halkın ona biat etmesi gerekir. Çünkü veliaht tayin etmekle halife olunmaz. Veliahtın halife olabilmesi ayrıca halkın biatı gerekir. Halk biat ettikten sonra diğer sakıncalar da ortadan kalkar[113]. İbn Hazm’a göre Muaviye, sadece kendisini hilâfete layık görme hususundaki içtihadında hata etmiştir[114]. İbn Kesîr, Hz. Peygamber’in “benden sonra hilafet otuz senedir, ondan sonra saltanattır” hadisi doğrultusunda konuyu ele alır ve bu otuz senenin Hz. Hasan ile son bulduğunu belirttikten sonra Muaviye’nin hilafeti saltanata çevirdiğini ancak onun İslâm’da meliklerin en hayırlısı olduğunu vurgular[115]. İbn Teymiye de neredeyse aynı cümlelerle saltanat hakkındaki kanaatini ızhar eder. Ona göre “Nübüvvet hilâfeti”, zayıflayarak sona ermiş ve onun yerine “saltanat” geçmiştir. Dahası Muaviye yumuşaklıkla saltanat sistemini kurmuştur ve ondan daha hayırlı bir kimse de saltanata geçmemiştir[116]. Ayrıca hilâfetle saltanat birlikte bir şahısta bulunabilir[117]. Müellif saltanatın meşruiyetine Kuran’dandan da deliller getirmiştir[118].
İbn Haldun’a göre veliaht tayininin meşruiyeti icma ile sabittir. Nitekim Hz. Ebu Bekir, Ömer’i, Ömer de altı kişiyi veliaht tayin etmiş sahabe de buna karşı çıkmamıştır[119]. Veliahtın devlet başkanının oğlu ya da babası olması arasında bir fark yoktur. Çünkü hayatta iken Müslümanların hayrını gözeten birisinin öldükten sonra insanların sorumluluğunu üstlenmesi düşünülemez. Özellikle, gözetilen bir kamu yararı varsa, halifenin istediği birisini veliaht yapmasında hukuken herhangi bir sakınca yoktur[120].
İbn Haldun, hilafetin Kureyşiliğinde olduğu gibi saltanatı o ünlü kavramı “asabiyet” ile izah eder. Ona göre hilafetten saltanata geçiş bir zaruretin sonucudur. Verimsiz topraklarda zor şartlarda yaşayan insanlar İslam’ın ilk yıllarındaki savaşlar neticesinde aldıkları ganimetlerle varlıklı hale gelmişlerdir. Varlık onların birçoğunun hayat tarzını değiştirmiştir. Bu anlayışın zaruri sonucu olarak Muaviye, Hz. Ali’ye biat etmeyi taraftarlarına teklif dahi etmemiştir. Keza Yezid’i veliaht yapması da aynı gerekçe iledir. Zira Emevîlerin Yezid’den başkasını kabullenmeleri imkânsızdır. Ayrıca ashabın çok azı istisna bu atamaya sükût etmişlerdir. İbn Ömer’in Yezid’e biat etmemesi onun kişiliğinden kaynaklanmaktadır. Karşı koyan sadece Abdullah b. Zübeyr’dir. Bu nedenle Yezid’in veliahtlığı çoğunluğun kabulü ile olmuş, Muaviye de taleplere uymuştur. Tarihi gelişmelere bakarak o kendisinden sonra çok büyük bir kargaşa çıkacağını tahmin etmiştir. Nitekim daha sonra Abbasîler, Memun’un, Ali b. Musa’yı veliaht yapmasına karşı çıkmışlar ve Memun’u tahttan indirmişlerdir. Ayrıca Allah mülkü dilediğine verir. Kaldı ki Muaviye, Yezid’i devleti iyi idare edeceğini sandığı için veliaht yapmıştır[121]. İbn Haldun bir adım daha ileri giderek İmam Malik’in Emevî halifesi Abdülmelik’in davranışlarını İslam hukukunda delil kabul ettiğini de belirtmiştir[122]. O’na göre Muaviye, Mervan, Abdülmelik ve Ömer b. Abdülaziz ve Abbasîlerden de Harun Reşid’e kadar kesintilerle de olsa halifelik devam etmiştir. Fakat diğer zamanlarda saltanat söz konusu olmuştur[123]. Görüldüğü üzere İbn Haldun’a göre her devrin hükmü ayrıdır. Raşit halifeler devrinde seçimli, sonrasında ise irsî hilafet söz konusudur. Bunların meşruiyetleri hilafet şartlarını taşıyıp taşımamalarına göre değişir. İktidara geliş şeklinin önemi yoktur. Diğer taraftan İbni Ömer, Yezid’e biat ederken “İyi olursa razı oluruz, kötü olursa sabrederiz”[124] diyerek saltanata karşı takınılması gereken tavrı ortaya koymuştur.
Son dönem İslâm hukukçularından Hamidullah da, İbn Haldun’u tekrar ederek, İslâm’da devlet şeklinin değil, hangi şekiller içerisinde olursa olsun hukuka bağlılığın önemli olduğunu ifade etmiştir[125].
Sonuç olarak Kitap ve Sünnette devlet şeklini belirleyen açık bir hüküm olmadığını biliyoruz. Dahası saltanatı açıkça yasaklayan bir hüküm de mevcut değildir. Bu durumda ilahi irade açısından yöntemden ziyade esasın önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Açık bir emrin olmadığı durumlarda, İbn Haldun’un da dediği gibi, hükümler zamana ve şahsa göre değişebilir. O devirde dünyadaki hemen bütün devletlerde saltanat söz konusudur. Seçim belki kabilede, sitede olabilir. Ancak bir ucundan öbür ucuna bir kaç ayda ulaşılabilen bir ülkede o devirde seçim yapılması birçok zorluğu beraberinde getireceği için böyle bir şeyin tartışma konusu dahi yapılmadığı tahmin edilebilir. Özellikle Osmanlı devleti gibi birden fazla kavim, ırk ve dinin birlikte yaşadığı ülkelerde seçimin başka sorunları da beraberinde getireceği muhakkaktır[126]. Hz. Ali’nin, hilafet için sadece Medinelilerin biatını almayı yeterli görmesini de bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Dolayısıyla iletişim ve buna bağlı olarak gelişen demokrasi kültürünün olmadığı bir toplumda saltanat “zarureten meşru” kabul edilmiştir. İslam hukuku açısından belki ideal olan raşit halifeler dönemi uygulamasıdır. Ancak idealler her zaman veya uzun süre gerçekleşme imkanı bulamazlar.
SONUÇ
İslam hukukunda devlet kurma zaruri olmakla birlikte belirli bir devlet şekli belirlenmiş değildir. Bu durum İslam hukukunun evrenselliği ile açıklanabilir. Başka bir ifade ile devlet şeklinden ziyade iktidardaki kişilerin yaptıkları ilahi irade açısından daha önemli kabul edilmiştir. Buna bağlı olarak da ilahi irade, yöneticinin adil olması, işlerini ilgili kimselerle danışarak yapması ve görevleri ehil olan kimselere vermesi şeklinde genel tavsiyelerde bulunmuştur. Hz. Peygamber döneminki “Medine Vesikası”, çok özel şartlarda yapılmış bir sözleşme olduğundan oradan hareketle de devlet şekli belirlemek mümkün değildir. Hz. Peygamberden sonra görev yapan raşit halifelerin uygulamaları, hem uygulayanlar sahabe olduğu, sahabe devrinde uygulanıp kimsenin itiraz etmediği, evrensel ve modern anayasa ilkelerine uygun olduğu için İslam’a uygun yönetim şekli olarak hep örnek gösterilmiştir. Ne var ki otuz yıl gibi çok kısa süren bu uygulamadan sonra devlet başkanlı Emeviler tarafından zorla ele geçirilmiş ve saltanata dönüştürülmüştür. Bu defa İslam hukukçuları bu fiili duruma meşruiyet arama çabası içine girmişler ve bu hususta çok farklı fikirler ileri sürmüşlerdir. Bu bağlamda bir kısmı saltanatın meşru, bir kısmı da gayrı meşru olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bir kısmı da zaruretler sebebi ile ehven-i şerri esas alarak itaate devam etmek gerektiğini belirtmişlerdir. Elbette ki bu değerlendirmelerde içinde bulunulan şartlar önemli rol oynamıştır. Buradan baktığımızda Raşit halifelerin uygulamalarının evrensel ve modern anlayışa da uygun olduğu için özellikle de o devre göre çok ideal bir uygulama olduğunu söyleyebiliriz. Saltanata gelince, onu sadece zarureten meşru görmek mümkündür. Yani şartlar başka türlü davranma imkânı vermediği durumlarda ehven-i şer diyerek kabul edilmiş bir uygulama olarak değerlendirmek gerekir..KAYNAKLAR YORUMDADIR.!.